Arkadaşım, hayatı dört gözlü bir ocak gibi düşün.
Bir gözde aile, birinde iş, ötekinde sağlık, sonuncusunda arkadaşlar kaynıyor.
Teori diyor ki: Başarılı olmak istiyorsan bunlardan birinin altını kapatacaksın. Çok başarılı olmak istiyorsan ikisini…
Ey Romalılar, daha yazının başında insanın canını sıkmayı başardık. :)
Şimdi ben yaşam koçu değilim. Zaten hayatımı kusursuz yönetebilseydim muhtemelen bu yazıyı yazmak yerine İsviçre’de göl kenarında ördek besliyor olurdum. Dolayısıyla bunlar bir otoritenin sözleri değil; biraz yaşamış, biraz yanılmış, biraz da etrafına bakmış bir adamın fikri.
Ama şu dört ocak meselesinde haklı bir taraf var.
Çünkü hepimizin gazı sınırlı.
İş ocağını sonuna kadar açıyorsun; para geliyor, başarı geliyor, telefon daha çok çalıyor, insanlar sana “vay be” diyor. Sonra bir bakıyorsun çocuğun büyümüş. Arkadaşının ne yaşadığından haberin yok. Eşinle aynı evdesin ama başka hayatlarda yaşıyorsun.
Kardeşim, faturaları ödemek zorundayız. Romantizmle İGDAŞ faturası ödenmiyor. :) İş önemli.
Ama işin çok acayip bir huyu var:
Ne kadar verirsen biraz daha istiyor.
Bir mail daha.
Bir toplantı daha.
Bir proje daha.
Biraz daha para.
Biraz daha başarı.
Sonra sağlık ocağının ateşini kısıyorsun.
“Bu gece dört saat uyusam yeter.”
“Yemeği sonra yerim.”
“Spora pazartesi başlarım.”
Pazartesi de enteresan bir gün arkadaşım; insanlık tarihinin en çok spor yapılan ama bir türlü gelmeyen günü olabilir. :/
Beden ise pek mizah sevmiyor.
Sen ona borç yazıyorsun, o sessizce deftere geçiriyor. Bir gün geliyor ve tahsilata çıkıyor. O zaman anlıyorsun ki kariyer hedeflerinin arasında tansiyonun, uykunun, kalbinin, ruhunun da birtakım hedefleri varmış.
Bir de aile ocağı var.
Bence en tehlikelisi bu. Çünkü sönerken çoğu zaman ses çıkarmıyor.
Çocuk “baba gel” demeyi azaltıyor.
Eşin anlatmamaya başlıyor.
Anne babanı “haftaya ararım” diyorsun.
Ve hayatın çok zalim bir matematiği var:
Bazı şeylerin telafisi var, bazı şeylerin sadece hatırası.
Para yeniden kazanılır. İş yeniden kurulur. Ünvan değişir. Hatta batarsın, tekrar ayağa kalkarsın.
Ama çocuğunun dokuz yaşını sen kırk dokuz yaşındayken tekrar yaşayamazsın.
İşte orası biraz can sıkıyor. :(
Gelelim arkadaşlara…
İnsan yaş aldıkça telefon rehberi büyüyor ama gece üçte arayabileceği insanların sayısı küçülüyor.
Garip değil mi?
Binlerce takipçi, yüzlerce tanıdık, onlarca WhatsApp grubu…
Ama bazen “Ben bugün iyi değilim” diyebileceğin iki kişi.
Belki de arkadaşlık ocağı en sessiz sönenidir. Kimse kavga etmez, kimse kapıyı çarpmaz. “Bir ara görüşelim” dersiniz.
Sonra o bir ara, üç sene olur.
Fakat burada bu dört ocak teorisine küçük bir itirazım var.
Ben hiçbirini kapatmak istemiyorum.
Bence mesele kapatmak değil, ateşi ayarlamak.
Hayatın bazı dönemlerinde iş harlı yanar. Bazı dönemlerinde aile. Bazen sağlık öne geçer. Bazen de eski bir dostla iki kadeh içip sabaha kadar saçmalamak, dünyanın en verimli faaliyeti olabilir. :)
Her şey aynı anda yüzde yüz olmayabilir.
Bunu kabul ediyorum.
Ama başarı uğruna iki ocağı tamamen söndürmek bana biraz pahalı bir alışveriş gibi geliyor.
Çünkü sonunda insan şu soruyla baş başa kalabilir:
Kazandım da, kiminle paylaşacağım?
Ey Romalılar…
Belki başarı dört ocağın dördünü birden sonuna kadar açmak değildir.
Belki marifet, hangisinin taşmak üzere olduğunu fark edebilmektir.
Ben böyle düşünüyorum.
Yanılıyor da olabilirim. :/
Ama bugün ocağa bakınca bir göz tamamen sönmüşse…
Belki kibriti önce oraya çakmak lazım.